Get your own Chat Box! Go Large!
image hosting file




UMUTLARIMLA YAŞARIM. SEN DE!

Tanım

UMUDUNU YİTİREN, HERŞEYİNİ KAYBEDER.


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* success
* pelin85
* gizemli7806
* koyukahve
* candam
* forewertalk
* yanlizsair

Kategoriler


Image hosted at bigoo

free image hosting

myspace layout

I



SUCCESS

RindiŞeyda



Bu kadar mıydı?
Ardına bakmadan çekip gitmek

Bu kadar kolay mıydı?
Çok mu kızdın, çok mu darıldın?
Yalancı dünyanın yalan mavisine
Gittin de ne oldu
Kalbim buram buram, çisil çisil ağlıyor
Yanıyor yüreğim sen yoksun diye alev alev, kor kor
Sen gidince neler gitti ardından bir bilsen
Önce mavilerim uçtu gökyüzünden
Sonra güneşimin sarısı soldu, gecelerimden pamuk ayım kaçtı
Kalbimdeki tüm yeşillikler kurudu, çöl oldu yüreğim
Gözlerim sadece sensiz odalara
Sensiz masalara ve sensiz dünyalara nefret kustu
Gülüşlerim tüm ahengini topladı bir valize
Sen gibi hiç ardına bakmadan terk edip gitti beni

Hani sözün nerede,ya avuçlarımdaki ellerine ne oldu??
Her gece ayın küstüğü küçük kırık penceremde
Seni bekledim dönesin, yine bana “yavrum”diyesin diye
Ama sen ne sözünü tuttun, ne de gittiğin diyarlardan
Uçan kuşlarla, karanlık, nem kokan, rutubetli dünyama selam uçurdun

Ağlamak çözüm değilmiş ardından, anladı parçalanmış yüreğim
Yalvarmak da geri vermedi bana seni, sarı güneşimi, mavi dünyamı
Gelmek istesem de kollarım zincirli boş duvarlara
Hayallerim bitti, gitti gökkuşağımın tüm renkleri
Yarınlarım hep karanlık, hep zindanlarda köle oldu umutlarım

Mahkûm oldum, mahkûm ettin beni çaresizliğin soğuk koynuna
Evde feryatlar, figanlar koptu ardına
Kaldır başını, ne olur bak bana
Ağlıyor senin küçük yüreğin
Ama hani nerde senin gözyaşlarımı silen kuru, çatlak ellerin

Dönüşü yoksa bu gidişinin, durma git boylu boyunca
Beğenmediysen anamın yaptığı döşeği
Düşünme, yat kara toprakta
Ama! Ne olur yalvarırım baba
Yılda bir de olsa…
Bu küçük, senin için çarpan, sen diye gecelere ağlayan
Yavrunun yanına bir öpücük bırak hasret sevdanla


Tarih: 00:32, 10/7/2008
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı


Tarih: 00:51, 11/8/2007
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

MİRAÇ, Peygamberimizden bize miras kaldı. O miraca yükseldi, kulluğun en uç noktasına vardı, yakınlığın en nihayetine ulaştı, kâinat ötesi bir yüceliğe erişti, Rabbiyle buluştu, binbir kelâm etti, bir anda gitti, gördü ve döndü. Çünkü zaman ötesine geçti. Zamansız, mekânsız, maddesiz bir derinliği yaşadı.

Rabbinin huzuruyla şereflendiğinde bütün varlıkların ve insanların selâmını, tesbih ve ibadetlerini, tebrik, bereket ve güzelliklerini ve her türlü tayyibatı O’na arz etti.

Bu esnada salih kullarını, mü’minleri, miraca ilgi ve alâka duyanları, kendini miraç mucizesiyle bütünleştiren, miracın mânâ ve mahiyetini kavrayıp, ruhuna sindiren takva ehlini de orada andı.

Rabbinin O’nun şahsına verdiği selâmı, O hem kendi üzerine aldı, hem de “ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” diyerek ümmetini de miracın içine kattı, o âleme taşıdı, orada andı ve hatırladı. Böylece miracını bütün bir ümmetiyle birlikte idrak etti.

Çünkü O yaratılış ağacının en son ve en mükemmel meyvesi ve aynı zamanda en seçkin çekirdeği ve özüdür. Bu çekirdek O’nun kadar mükemmel ve şerefli bir meyve libasını daha giymemiştir.

Ve Cenab-ı Hak, kocaman bir çam ağacını buğday tanesi gibi bir çam çekirdeğinden çıkardığı gibi, şu kâinatı da onun nurundan yaratmış, O’nun duası ve ibadetiyle de, öbür âlemin kapısını açmıştır.

Asıl miraç, en büyük miraç, “en büyük kul” ile Rabbi arasında vuku bulan miraç, kendi vakti içinde gerçekleşti ve tamamlandı; ama oraya velâyetiyle gidip risaletiyle dönen Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) o nurlu kapıyı açık bırakmış, o ilâhî davete herkesi ve hepimizi çağırmıştır.

O zamandan bugüne ise ümmetin veli kulları ruh ve kalb ayağıyla, kendi istidat ve birikimlerine göre o nurlu caddede, nebevî miracın gölgesinde yürümüş, o yüce makamlara tırmanmışlardır.

Miraç öyle bir mucize, öyle kapsamlı bir hakikat, öyle geniş, derin ve nurlu bir olaydır ki, imanın mayası, kulluğun esası ve temeli, ilâhî yakınlığın ve rahmetin yolu orada anlaşılmış ve bilinmiştir.

O bir rahmet peygamberi olduğu, her anda, her yerde ve her vesileyle ümmetini hep yanında ve yakınında gördüğü ve bizi Rabbimize tanıtıp anlatmak için bütün âlemleri gözümüzün önüne serdiği içindir ki, miracın da en uç noktasında yanında taşımış ve manen beraberinde götürmüştür.

Şehadet âleminden gayb âlemine, dünya âleminden âhiret âlemine geçmiş, bizim birer iman esası olarak bildiğimiz, inandığımız, kabûl ve tasdik ettiğimiz hakikatleri o bizzat görmüş, tatmış, yakından müşahede etmiş, yaşamış ve bütün varlığıyla ruhuna sindirmiştir.

Öyle ki meleklerle görüşmüş, Cebrail aleyhisselâm ile birlikte bu yolculuğu gerçekleştirmiş, Mescid-i Aksâ’da bütün peygamberlere imamlık yapmış, sema katlarında peygamberleri ziyaret etmiş, bütün âhiret âlemlerini gezmiş, dolaşmış ve tanımıştır. Cennetin nimetlerini ve hurilerini, Cehennemin azabını ve zebanilerini görmüş, Cennetteki ümmetinin saadetini, Cehennemdeki günahkârların dehşetli hâlini müşahede etmiş, “Sizin inandıklarınızı ve iman ettiğiniz gayb âlemini ben gittim, gördüm, geldim. Bunda şüphe ve tereddüt yok” demiş, “âhirete gidip gören var mı?” diyenlere fiilen cevap vermiştir.

Bir kul ve ümmet olarak, Rabbimizin rızasını hangi yolla elde edeceğimizi, O’nun rızasına nasıl ulaşacağımızı bilemiyor ve anlayamıyorduk.

Çünkü her insan, halkını seven ve halkı tarafından da sevilen bir padişahın nelerden hoşlandığını merak eder, ona yaklaşmanın, ona yakın olmanın çarelerini arar; “Bir yolunu bulsam da, O’nunla konuşsam, benden ne istiyor anlasam, hoşuna giden şeyleri öğrensem” diye çareler arar.

Bunun gibi her mü’min de, Cenab-ı Hakkın rızasını ve hoşnutluğunu hangi yolla elde edeceğini anlamak ister ve bir beklenti içine girer. İşte Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbimizin razı olduğu en büyük yol ve çare olan “namaz”ı doğrudan doğruya bir miraç hediyesi olarak getirmiş ve bize hediye etmiştir. Bu hakikati de, “Mü’minin miracı onun namazıdır” buyurmuştur.

Peygamberimiz (a.s.m.) nimetleri nimet yapan, saadeti saadet yapan, her türlü güzelliğin ve nurun aslı esası, kaynağı ve membaı olan ve bütün Cennet nimetlerini geride bırakan, bir kere müşahedesi Cennetin bütün nimetlerini unutturan Cenab-ı Hakkın Nur Cemâlini görmüş, o cemâle âşık ve müştak olmuş ve bize de bu rü’yet hediyesini getirmiştir.

Çünkü kalbinde sevgi dolu her insan, güzellik, kemâl ve ihsan sahibi bir zâtı sever ve görmek ister. Öyle ki ona tapacak hâle gelir. Canını uğrunda verecek kadar sevgi duyar. Bir defalık görmeye, dünyasını bile feda etmeye hazır olur. Oysa varlık âlemindeki bütün güzellikler, kemâl ve ihsanlar O’nun güzelliği, kemâli ve ihsanı yanında bir ışıltının bir güneşe nispeti kadar bile olamaz.

Bunun için sonsuz bir saadet vesilesi olan, sonsuz güzelliğe sahip “rü’yet-i cemâle ulaşmak” ifadesi bile, tarifi mümkün olmayan bir sevinç ve sürurdur.

Mevlid yazarı Süleyman Çelebi’nin, “Âşikâre gördü Rabbü’l-izzeti, âhirette öyle görür ümmeti” şeklinde dile getirdiği gibi, rü’yet-i cemâle ümmetinin mazhar olacağı müjdesini getirmiştir.

Bizim gerçek miracımız, ebedî miracımız Cennette rü’yet nimetine ermemizle gerçekleşecektir inşaallah.

Evet, O Cenab-ı Hakkın Nur Cemalini gördüğü, seyrettiği, Rabbiyle bizzat görüştüğü, konuştuğu ve birlikte olduğu gibi, bu nimetin cin ve insan her mü’mine mümkün olacağı hediyesini getirmiştir.

İnsanın Allah katındaki yeri, bizim Rabbimizin yanındaki durumumuz miraçla anlaşılmıştır. Yapısı ve konumu itibariyle küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir varlık olan insan miraç bereketiyle öyle yüksek bir makama çıkar ki, kâinat üstü bir makama ulaşır. Bu sevinci ve saadeti anlatmak mümkün değildir. Bu mesele rütbesiz bir askere "Sen paşa oldun" diyerek ona paşalık rütbesi verilmesine ve onun duyduğu, tarifi imkânsız bir sevince benzer.

Bunun gibi fâni, âciz ve konuşan bir hayvan olan, yokluk ve ayrılık tokadını devamlı olarak yiyen biçare bir insana miraç şu mesajı ve müjdeyi veriyor:

“Sen ebedî ve sonsuz bir Cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân'ın rahmetine ereceksin. Orada hayal hızında, ruh genişliğinde, aklın seyrinde yaşayacaksın. Bütün isteklerine, kalbinin bütün arzularına kavuşacaksın. Sonsuz saadete ve rü’yet-i cemâle nail olacaksın.”

Bu müjdeyi anlayan ve bu habere inanan insanın sevincine had ve hudut var mıdır? Bu insan sevincinden yere göğe sığar mı?.

Böylece miraç, bizi bize tanıtıyor, kendi konumumuzu ve durumumuzu ortaya çıkarıyor. Allah katındaki yerimizi ve mevkiimizi belirliyor. Ve bize henüz dünyada iken imanın hazzını, âhiretin saadetini ve huzurunu tattırıyor


Tarih: 00:39, 11/8/2007
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Sustum!

Sustum!
Ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
kendimle konuşuyorum şimdi yalnız...
yalnız yüreğimle dokunuyorum sesime
kimse duymuyor...

Sustum!
Bin ah sürüp dudaklarıma
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
sustu benimle deniz,
sustu deli dalgalar, sustu martılar...
umutlarımı sarıp rüzgarlara
uzaklara savuruyorum her gece
yıldız yapıp serpiyorum gökyüzüne
kimse görmüyor...

Sustum!
Tam acılarımı haykıracaktım ki,
sustum
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
bir çığlık kanıyor demedim, en derininde yüreğimin...
içimdeki volkanları boğarak sustum!
açmadım kimselere yüreğimi
hançeri sadece kendime sapladım
sapladım ve sustum!
hüznü yüzümde,
acıları gözlerimde topladım sustum!..

Sustum!
sustu dudağımdaki şarkı,
gözlerimdeki şiir
yaraları yalayan rüzgar
sokaklarında kahrolduğum şehir
gözlerim konuşuyor yalnız!

Saçı ağarmış hayaller
nemli kirpiklerle
bulutlandığında gözlerim
gökte şimşek olup çakıyorum
kimse görmüyor...

Sustum!
tuz basıp yaralarıma!
ne kadar susulacaksa o kadar sustum!
içinde volkanlar taşıyan bir derviş gibi
yaslanıp yalnızlığın duvarına
gül döküp kalabalıklara her gece
kimsesiz geziyorum gönül ülkemi
kimse bilmiyor...

Sustum!
tam sevdiğimi haykıracaktım ki, sustum
sustu benimle gök, sustu dağ, sustu toprak
acılar konuşuyor şimdi yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor
tutup öldürüyorum içimdeki sevdaları bir bir
atıyorum uçurumlardan
kimse görmüyor

Ne zaman
dudaklarından öpmeye kalksam hayatı
saçlarını koklasam rüzgarların
içimde incecik bir sevgi ürperiyor
sarı hüzünler dökülüyor gönül bahçeme
gelmiyor beklediğim bahar
yaralar merhem tutmuyor
gözyaşı olup dökülüyorum kaldırımlara
kimse silmiyor
yağmur dinmiyor
sevdiğim bilmiyor

Sustum!
sustu benimle sarı sabır,
sustu hasret, sustu zaman
yalnız gözlerimle dokunuyorum hayata
kimse duymuyor

Sustum!
İçimde dalgalar kabardıkça volkanlar gibi
sustum
sustu dudağımdaki şiir
gözlerimdeki nehir
gönlümdeki yara
bulutlar haykırdı isyanımı
şimşekler haykırdı
sadece ben duydum
sadece ben

Ey beşiğini sallayıp boğduğum hayat
ey kucağımda büyütüp öldürdüğüm sevgi
yaralar merhem tutmuyor
geceler avutmuyor
ben sustum
acılarım konuşuyor yalnız
yaralı gönlümün sızıları konuşuyor

Ben sustum!
susmuyor yüreğimi kavuran kasırga
pencereme vuran yağmur damlaları
susmuyor dışarda inleyen rüzgar
yıldızlar küs
ay üzgün
yağmur dinmiyor
içimde binlerce şiir kanıyor her gece
kimse bilmiyor
kimse duymuyor

sustum!
sustu benimle sarı sabır, sustu hasret,
sustu hayat, sustu zaman
acılar konuşuyor yalnız
acılarım konuşuyor
kimse duymuyor...
duymuyor...
duymu...
duy...


Tarih: 13:15, 10/8/2007
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

SUSKUNLUK

Suskunuz… hem de çığlık çığlığa bir suskunluk

Evet ama bu konuşacak bir şey olmadığından değil..
Konuşmaya çalıştığımız şeylerin bizi alıştığımız yalnızlığımızdan uzaklaştırması aslında korktuğumuz…

İkimizde cesaret edemiyoruz...
Öylesine alışmışız ki içimizde büyüttüğümüz yalnızlığımıza...
Seviyoruz onu...
Bekli de...
Yaşandığında yok olacağı korkusu,Bizi tereddütte düşüren
Kaybetmekten korkacağımız bize ait bir şey oluşturma kaygısı…

Sen...
Yapamadığın hamlenin,Hayatın boyu inanmak istediğin değerlere sahip gibi gördüğün düzeni yok etme girişiminden Başka bir şey olmayacağını düşündün hep…

Ben ise yılların verdiği bir alışkanlık çerçevesi içinde var ettiğim varlığa daha fazla acı vermemek için tek yıkım çalışmasından sonra, susmayı tercih ettim…

İçimden çığlık atarak susuyorum…
Susuyorum…
İçimde o kadar güzelsin ki…
Sana susuyorum …

Demiştim ya yüreğim susmayı öğreniyor..
Aslı yok ..
Sevdiğini anladığında içinde duyduğun çığlığın yankısı hiç bitmiyor… O hiç susmayacak…
Her gün, her saat bana haykıracak, bağıracak , parçalayacak içimi,benimse yüzümde o gülümsemem yer edinecek tekrar…
ona her şey yolundaymış gülücüğü atmaya devam edeceğim…

"Sadece bundan sonra kimse onun sesini duymayacak ve bundan sonra kimse, onun tarafından sevildiğini öğrenemeyecek…"

Her soğuk üşütemediği gibi ,her ateş de ısıtamazmış insanı…üşüyorum…alev alev üşüyorum…
hani saatlerce sessiz,tek kelime etmeden sana bakışlarım var ya..
Gözlerinde beni ısıtacak olan anlamları yakalamaya çalışma çabamdan başka bir şey değil…

Ve her yakaladığımda kaybettiğimi hissetmemden öteye gitmeyen bekleyişler…

Ve her kaybettiğimde yeniden yakalama çabam…

Susmak ?

Belki de en doğrusu bu.
Ardından en yakışanı susmak bana.ne bir damla yaş...
Ne de bir mahsun iç çekiş...

Sus derdin ya her kavgamızda bana.Sustum ben yar.
Yüreğimi de susturdum bak.Artık sen demiyor.
Sus demiştin ya bana,içimdeki sana susuyorum işte...

Susuyorum teslim oluyorum yanlızlığıma.
Sensizliğe,anılara hatta sevdalara sustum ardından.
Ne dünü var içimdeki aşkların ne de yarını artık.
Sus dedin ya gör bak işte pes etti bu yorgun yürek.
Aşka sustu,sevdaya sustu...

Susamışken delice yağmurlara ruhumdaki filizler,bıraktığın ateşle yandı kül oldu.
Sustu sevdamın tüm yeşilleri.
Umutları solgun bir suskunluğa teslim ettim biraz önce.
Özlemler sustu,çığlıklar,isyanlar sustu.

Kimbilir belki de yürek yangını için için devam eder.
Ama öyle suskundur ki içimde anılar..
Yanıp kül olurken bile kıpırtısızlar,sessizler,suskunlar...

Susamıştım sana yar...
Delice çağlamaktaydı yüreğimde gürül gürül şelaleler.
Sus dedin,Sustu içimdeki tüm sesler.
Çağlayanlarım sustu...
Ben sustum.
Sustum sana sonsuza kadar....

Yıllar geçer o sevdanın üstünden.
Kaldırılır anıların arasına.
Yüreğin tavan arasına yerleşir boz bulanık anılar.
Tozlu,sisli kalır, çıkarır bakarsın bazen.
Masal olur hiç anlatılamayan.
Bir masal olur sadece derinlerimde saklanan...

Gitmek istedin madem,kal demez yüreğim sana.
Getirdiklerini toparlayıp verir yanına.
Yolcu yolunda gerek der.Soğuk bir hoşçakal.
Belki de mutlu ol der bir fısıltıyla dilim.O kadar...

Sonra...
Sonrası bir camın aksinde yanan sigaram.
Sonrası dışarıda yağan yağmurlara eşlik eden hüzünler.
Bitmeliydi diye kendinden yana teselliler sunan bir iç ses.
Sevdaya sitemler...
Aşka inkarlar sarar geceyi...

Hayat bu.
Yüreğim öyle büyük sever ki sevince.
Korkar gerçek sevgiyi bilmeyen.
Korkarsın sevgimin büyüklüğünden.
Sevdam bedenlerce büyük gelir yüreğine.
Yalanlarla avunursun.
Çekip gidersin böyle.
Açık kalır ardında kapım.
Giden ayak seslerin çınlar dünyamda.
Ellere karışırsın sebepsizce.

Yüreğim sormaz sebebini.
Bilir çünkü.
Bilir de sana belli etmez isyanlarla dolu fırtınalarını.
Çekilir kabuğuna sevdam.
Uyuturum sensizliği yorgun bir gecede.
Sevginin üzerine bir perde çekerim yavaşça.
Kulak kesilirsin bir kaç gece.
Tek bir fısıltı bile ulaşmaz rüyalarımdan sana.
Sitemim kendimedir.Sitemim aşka olan aşkıma...
Sitemim yüreğimdeki gizli aynama yansıyan sahte görünedir.
Ardından kırıp parçaladığım o aynada bin bir kırık hayal yerlere saçılır...

Ağla aşkımıza vedalar yazgılı sevdiğim...
Ağla.
Ağla ki ben de kırayım zincirlerimi.
Gün bugündür.
Vedamıza hediye edelim gözyaşlarımızı.
Denedim, olmadı.
Güçlü erkek elbisesi bedenime uymadı.
Ki ne zor zamanları atlatmıştım ben bu elbiseyle.
Bu ayrılığa o bile dayanmadı....
Yazgının çizgisine uzat adımlarını.
Sevdiğim, zaman ayrılık zamanı...


Tarih: 21:20, 20/6/2007
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->

Hürriyet Zaman Milliyet Radikal NY Post Daily Star USA Today
Hurriyet Zaman Milliyet Radikal New York Post Daily Star USA Today
Friendster

MySpace Layouts